|
ZÜRAFANIN BOYNUNDAN
Merhaba kısa boylu insanlar!
Aşağıda havalar nasıl? Yukarıda epey serince rüzgârlar
esiyor. Bugün sizlerle sohbet sırasını ben aldım. Boynumun uzun
yaratılışından dolayı maymuna yaptığınız gibi bana da bir iftira attınız.
Şimdi sizinle boynumun uzaması mevzuunda sohbet ederken, Rahmeti ve Kudreti
sonsuz Yaratıcımın üzerimde gösterdiği ince ve hassas ölçülü sanatlarından
da bahsetmek istiyorum. Aslında boynumla ilgili iddiayı ortaya atan
hemcinsiniz olan Lamarck; bildiğim kadarıyla kötü bir insan da değildi. Ama
sonradan gelenler hakkımızdaki düşüncesini istismar ederek ateistlikte
kullandılar. Hakkımdaki meşhur iddiaya göre atalarım başlangıçta keçi kadar
bir hayvanmış (!), devamlı olarak ağaçların dal ve yapraklarını yiyerek
karınlarını doyurmaktalarmış. Ağaçların alçak kısımlarındaki yapraklar
bittikçe zavallı dedelerim ön bacakları üzerinde yükselerek boyunlarını üst
kısımlardaki dallara uzatmaya çalışmışlar. Zamanla boyunları ve ön
bacakları uzamış, kazandıkları bu özellik onların genetik programlarına da
işlenmiş (!) ve uzun nesiller sonra şu anda sahip olduğum şekle dönüşmüşüz
(!). İşte, benim sözde hikâyem!!! Bu hikâye üzerine "kullanılan
organlar gelişir, kullanılmayanlar körelir" diye kısmen doğru, fakat
mübalağalı bir şekilde çarpıtılarak türleri değiştiren bir kanun haline
getirilen bir formül de çıkardılar. Kısmen doğru dememin sebebi şudur: Bir
canlı yaşarken yaptığı işe ve belli organlarını kullanma davranışına göre
hakikaten gelişir ve organlarını aynı tarzda kullanmayan birine göre daha
güçlü olur. Fakat kazandığı bu özellik genetik programına işlenmez ve
yavrularına geçmez. Meselâ dünya şampiyonu bir haltercinin çocuğu çalışırsa
babası gibi olur, fakat çalışmazsa emsalleri gibi zayıf kalır.
Aynı dönemde yaşayan keçilerin ataları niye
uzamamışlar ki? Bugün de ormanlara büyük zararlar veren yaban keçileri yine
çalıların ve ağaçların dallarına uzanıyorlar, ama boyları hep aynı. Bu ve
benzeri soruların cevapları tabii ki verilemedi. Zaten daha sonra yapılan
çeşitli deneyler ve gelişen modern genetik bütün bu iddiaları çürüttü. Canlıların
vücutlarına ait hususiyetlerin, sonsuz bir ilim ve kudretin eseri olarak
genlerle kodlanıp hücrelerin içinde paketlendiği ortaya çıkarılınca,
boynumun da, istememle veya dallara uzanmamla uzamayacağı anlaşılmış oldu.
Biyolojik adaptasyona örnek olarak verilen boynumun
uzunluğundan dolayı, rakiplerimden daha iyi beslenerek onlara bir üstünlük
sağladığıma dair tesbit edilmiş hiçbir delil yoktur. Nitekim bugün
bitkilerle beslenen yüzlerce tür hayvan, yaratıldıkları hususiyetlere uygun
olarak beslenmelerini sürdürmektedir. Ben sadece, yaratılıştan sahip
olduğum boy avantajımdan dolayı ağaçların üst dallarında kimsenin
yetişemeyeceği uç kısımlardaki taze yaprak ve meyveleri rahatça
toplayabilme gibi bir nimete nail olmuşum. Bu yüzden Rabbime şükrediyor ve
kendi dilimce O'nu daima zikrediyorum. Rabbim her canlıya ait farklı üstün
yanlar ve hususî ihsanlar vermiştir, bu yüzden kimsenin beni kıskanmasına
da gerek yok.
Her sistem ve yapıyı bir bütün olarak düşündüğünüzde,
onun her noktasının ve ihtiyaçlarının en ince teferruatıyla bilinmesi
gerekir. Böylece hayatta karşılaşabileceği bütün menfî şartlara karşı da
tedbirlerin alınmış olduğunu görürüz. Beni yaratan Rabbim 5.5 m yükseklikte
olan beynimin beslenmesi için bana çok güçlü bir kalb vermiştir. Meselâ
kalbinizdeki pompalama gücü ile fışkırtılan kanın basıncı 120 mmHg (büyük
tansiyon) iken, kalbimden fışkırtılan kanın basıncı 215 mmHg'dır. Beynimi
besleyecek kan ancak bu kadar güçlü bir basınçla kalbimin bulunduğu yerden
3 m yükseklikteki başıma çıkarılabilir. Tabii bu kadar yüksek kan
basıncının tehlikeli neticeleri olabilirdi, meselâ beyin damarlarım
patlayabilir ve beyin kanamasından ölebilirdim. Ayrıca kalbimden 2 m daha
aşağıda kalan alt bacak bölgelerimdeki kan, yerçekiminin de tesiriyle çok
daha büyük basınca ulaşır, ayaklarımda ödemlere (şişkinliklere) sebep olur
ve ayaklarımdaki kılcal damarlarım bu basınçla genişleyip patlardı. Fakat
bunların hiçbiri olmuyor, çünkü sonsuz ilmiyle bütün bunları bilen ve ona
göre yaratan Müdebbir Rabbim, bunun tedbirini almıştır. Kalbimden çıkıp
vücuduma kan taşıyan aort damarı beynimi beslemek üzere yukarıya dönen ve
boynumdan başıma uzanan bir dal olarak şah damarını (carotid arter) yapar.
Şah damarımda çok yüksek basınçla ilerleyen kan, beynime gelmeden önce çok
muazzam bir drenaj sistemine sahip olacak şekilde dallanmış bir atardamar
ağına girer. Böylece başıma gelen kanın basıncı 90 mmHg'ya düşürülür ve
beyin kanamasından, göz ve kulak damarlarımın patlamasından korunurum. Bu
organizasyon, şehir şebekesinin ana borusunda çok yüksek basınca sahip olan
suyun yüzlerce evin her birine ayrı ayrı kol vermesi neticesinde basıncının
düşmesine benzetilebilir.
Rabbim ayaklarımda çok farklı bir mekânizma
yerleştirmiştir. Bunun benzerini jet pilotlarında ve varis hastalarınızda
kullanıyorsunuz. Jetler bir dalıştan sonra ani yükselişlerinde yerçekimine
ilâve olarak bir de uçağın hızından dolayı müthiş bir çekim gücüne maruz
kalırlar. Bu çekim gücü pilotların vücutlarındaki kanı bacaklarına doğru
çok büyük bir basınçla iter ve bu durumda pilotların bacaklarındaki
damarlar genişleyip deforme olabilir veya patlayabilir. Bunu önlemek için
de sıkı ve sağlam bir malzemeden yapılmış bir elbise giyerek bacaklarını
sıkarlar. Aynı şekilde uzun süre ayakta hareketsiz duran insanların bacaklarında
oluşan toplardamar genişlemelerine karşı kullanılan bacağı saran varis
çoraplarını da misal verebiliriz. Sizler daha bu işleri yeni yeni
öğreniyorsunuz. Halbuki Rabbim beni yaratırken kalbimin hasıl ettiği yüksek
basıncın bacaklarımda meydana getireceği tahribatı bildiği için, dizimin
altında kalan altbacak bölgelerimi çok kalın ve sıkı, hususî bir deri ile
sarmıştır.
Su içerken başımı aşağı indirdiğimde basınç çok
yükseleceği için, ayaklarımı açarak kalbimin seviyesini de aşağı
indiriyorum. Bu duruş şekli basıncın fazla yükselmesini nisbeten
engelliyor. Fakat bu durumda düşmanlarımın boynuma atlamaları kolay
olduğundan ben kolay kolay su içmiyorum. Zaten suya ihtiyacım da yok.
Ağaçların taze yapraklarının % 70'i su olduğundan bu vücudumun su ihtiyacını
karşılamaktadır. Bazen çok temiz bir su bulursam ve etrafta da bir tehlike
sezmiyorsam ancak o zaman boynumu eğerek su içerim.
Memelilerin büyük bir çoğunluğunda olduğu gibi benim
de boynumda yedi omur vardır. Bir fare ve kedinin aynı sayıda boyun omuru
vardır. Bu sizi şaşırtmış olabilir. Halbuki siz şöyle düşünmüşsünüzdür:
"Bir farede yedi boyun omur varsa, zürafa'da herhalde çok daha fazla
sayıda boyun omuru olmalıdır!" Halbuki birkaç memeli türü haricinde
bütün memelilerin boyun omuru sayısı yedidir. Bu da Rabbimin bütün
memelileri benzer mimarî projelere uygun yarattığını gösterir. Ama bu
benzerlik yanında her türe has sonsuz sayıda farklı hususiyetler yaratarak
sanatının inceliğini ve ilminin sonsuzluğunu göstermiştir. Benim de
boynumdaki yedi omur çok iri gövdeli olup, tıpkı bir inşaatın kirişleri
gibi birbirine bağlanmış ve üzerlerindeki delikler hep aynı hizaya
getirilmiş, yemek ve nefes borularımı koruyucu bir oluk halini almıştır.
Bütün memeli hayvanlar içinde, 5,5-6 metreye varan
boyumla, en uzun boylu, geviş getiren, çift tırnaklı ve boynuzlu bir
canlıyım. Boynuzlarım diğer boynuzlu hayvanlardan farklı olarak çok kısa ve
üzerlerinde kadife gibi bir deri ile örtülüdür. Her iki cinsiyetimizde de
bu boynuzdan bulunur. Boynum çok uzun olunca tabii ki nefes borum da çok
uzundur. Akciğerlerimle, ağız ve burnumu birleştiren 1,5 metre uzunluğunda
ve 5 cm çapındaki nefes borumla birlikte bronşlarımın iç boşluğu çok büyük
olduğundan, burada kalan ve solunumda kullanılmayan ölü hava tabir ettiğiniz
kullanılmış ve kullanılmamış hava karışımının hacmi de çok büyüktür. Bu
durum solunum açısından bir dezavantaj olarak görülse de Rabbim buna
karşılık bana daha sık nefes alıp-verme kabiliyeti vermiştir. Meselâ sizler
istirahat halinde dakikada 12-15 nefes alırken, ben 20'den fazla nefes
alarak anatomik yapımın gerektirdiği bu sıkıntıyı rahatça telâfi ederim.
Afrika'nın tropik ve subtropik bölgelerindeki savan
adı verilen geniş çayırlık ve yüksek ağaçlı bölgelerde yaşarım. Daha çok
çiftçenekli bitkilerle beslenirim. Akasya ağaçlarının çiçek ve taze
yaprakları en sevdiğim yiyeceklerin başında gelir. Ayrıca bu bölgede 40-60
kadar farklı odunsu bitki türünün uygun yerlerini yerim. Ağzım tam bu iş
için yaratılmıştır. Kaslı ve çok oynak dudaklarım, 46 cm uzunluğundaki
güçlü dilim dikenli dalların üzerinden çok hızlı ve hassas bir şekilde
yaprakları sıyırır. Dilimin üzerindeki keratinden yapılmış hususî
çıkıntılar tarak gibi iş görerek dilimin dikenlerle yaralanmadan
çalışmasına yardımcı olur. Dişilerimiz biraz daha fazla beslenirler. Kolay
değil tabii ki! Yavru büyütecek, sütle besleyecek, bunu karşılamak için de
daha fazla bitki tüketmek mecburiyetindedirler. Zaman zaman toprak da
yeriz, hattâ bazı eski kalıntı kemik bile yediğimiz olur. Bunun sebebi,
vücudumuzun ihtiyacı olan kalsiyum ve benzeri diğer birçok mineral
ihtiyacını karşılamaktır.
Erkeklerimiz sekiz yaşında baba olabilirken, hanımlar
dört-beş yaşlarındayken anne olabilirler. Sizin yavrularınız anne karnında
dokuz ay beklerken benimkiler tam 15 ay anne karnında kalırlar. Hamilelik
süresi bir yılı geçtiği için belli bir mevsime bağlı üreme dönemimiz
yoktur. Zaten bu ekvator civarında öyle pek mevsim farkı da yok. Her zaman
sizin yazınız ve baharınız gibi... Doğumdan beş ay sonra eşim tekrar hamile
kalabilir. Eşimin ömrü yaklaşık 25 sene kadar olduğuna göre ömrü boyunca
5-10 arasında yavru sahibi olabilir. Yavrumu ayakta doğururum ve iki
metreden aşağı düşmesine rağmen doğumdan birkaç dakika sonra bir-iki
sendelemeden sonra kalkarak yürür. Yavrum ayda 8 cm kadar büyür ve 18 ay
kadar da annesini emer. Maalesef yavrularımızın % 50'si ilk altı aylarında
başta aslan olmak üzere leopar ve sırtlan gibi hayvanlara yem olmaktalar.
Onları kollamak için çok hassasiyet gösteriyoruz, ama çocuk işte, kaşla göz
arasında kayboluveriyor. Bir de bakmışsın bir aslanın pençesinde...
Elimizden de bir şey gelmiyor, tek başıma olsam aslan bana saldırdığında
çok kuvvetli tekmeler atarım ve kendimi korurum. Ekseriyetle 10 kadar
yavruyu 2-3 yetişkinin kontrolünde gezdiririz. Görme, koklama ve işitme
duyularımın hepsi iyidir. Fakat en çok görme duyum keskindir. Bir kilometre
mesafeden bile eğer kamufle olamadıysa, yaklaşan bir aslanı görebilirim.
Zaten günde iki saat ancak uyurum.
Diğer çift toynaklı hayvanların erkekleri birbirleriyle
üreme zamanında çok kavga ettikleri halde bizler çok nadir kavga ederiz.
Fakat kavga edersek kafalarımızı birbirimize 1500 kg'lık bir güçle vururuz.
Bu darbe ile bazen boynuzu ve çenesi kırılan olabildiği gibi gözü çıkan
bile oluyor. Ne yapalım? Bu da bizim fıtratımız! Onun için erkeklerimizin
kafatasları darbelere dayanıklı çok yoğun kemiklerle sarılmış durumdadır.
Yaşlandıkça kafamızın ağırlığı yılda bir kilogram kadar artar ve 20 yaşında
bir erkeğin kafası 30 kg'a ulaşır.
Kendi aramızda haberleşmemiz ekseriya sessiz ve işaret
diliyledir. Ancak tehlike durumunda sesli olarak haberleşiriz. Boyumuzun
yüksekliğini ve görmemizin keskinliğini kullanarak çok uzaklardan bile
haberleşebiliriz. Meselâ, 5-10 kadarımızı bir arada ve kulaklarını dikmiş
halde hep aynı yöne bakarken görürseniz bilin ki bir düşmanımız sinsice
yaklaşıyordur. Tabii biz de hemen savunma ve tekme atma pozisyonuna geçeriz
veya uygun bir yere mevzileniriz. En büyük düşmanımız olan aslanlar bizi,
engebeli ve bozuk zeminli bir sahaya doğru sürmeyi ve kovalamayı isterler.
Zira panikleyip de kaçmaya başladığımızda, çukurlu ve bozuk zeminlerde uzun
boyumuzun bir dezavantajı ortaya çıkar ve dengemizi kaybedip yuvarlanırız.
Bu anda da aslanlar boynumuza atlarlar. Aslanlar bu zayıf yanımızı bildiklerinden,
düzgün ve rahat koşabileceğimiz sahalara doğru yönelmeye bakarız. Ne
yapalım Rabbimin kurduğu gıda zincirinin dengesi böyle. Bir yerde bütün
canlıların kaderi bu, hepimiz birbirimize bağlanmışız. Güçlü olan hayatta
kalıyor, zayıf olan yem oluyor. Fakat bu çok hikmetli bir denge içinde
yürütülüyor; hem avcı hem de av olarak iki tarafın da nesli sürecek şekilde
hayat sahnesinde Rabbimin isimlerine tercüman olmaya devam ediyoruz.
En çok sevdiğim ve yediğim
ağaç olan akasya ile aramda çok hususî bir münasebet vardır. Ben akasya
ağacının taze ve yeni sürgünlerini bir miktar yerim, bütün ağacı kurutacak
kadar değil. Yaratıcımız nasıl yapıyor bilmiyorum, bir şekilde ağacı
uyarıyor ve onun yapraklarındaki suyun tadını acılaştırıyor. Bitki öz
suyunun içinde taninler başta olmak üzere acı maddeler sentezlenmeye
başlıyor ve ben de mecburen yaprakları yemeyi kesiyorum. Ağacı sadece
budamış oluyorum. Ağaca borcumu da hemen ödüyorum. Nasıl mı borç ödüyorum?
Akasya'nın çiçeklerini yerken başımdaki ve boynumdaki kıllarıma takılan
polenleri, yemek için gittiğim başka bir akasya ağacına nakletmiş ve
tozlaşmalarına yardım etmiş oluyorum. Nasıl ki böcekler bu şekilde birçok
bitkinin tozlaşmasını sağlıyor. Afrika'daki bu akasyaların tozlaşmasını da
ben sağlıyorum. Bir günde yaklaşık 20 kilometre karelik bir sahadaki 100
kadar akasya ağacını gezerek onların polenlerinin birbirine taşırım. Tabii
ki bu işi bilerek yapmıyorum. Rabbimin verdiği hususî bir sevk ile
(bazılarınız yanlış bir değerlendirme ile içgüdü diyorlar) hem karnımı
doyuruyor, hem de bu ağaçların üremesine yardım ediyorum. Böylesine müthiş
bir denge ve programın bir aktörü olarak beni yaratan Rabbime sizin
vasıtanızla şükranlarımı arzediyor, uzun boynumu O'nun huzurunda hürmetle
eğiyorum.
|