|
KANGRUNUN
CEBİNDEN
Merhaba insanoğlu,
Bugün alışık olmadığınız tarzda üreme faaliyetine
sahip bir hayvanla karşı karşıyasınız. Benim adım: Kanguru... Beni
tanımanız çok yeni sayılır. Diğer hayvanların çoğunu, çok eskiden beri
tanıyorsunuz. Hz. Adem'den beri; at, köpek, kedi, kuş, balık, böcek ve
sürüngenler gibi binlerce hayvanı değişik vesilelerle tanıma imkânı
buldunuz. Çünkü onlar Eski Dünya diye bilinen Avrasya ve Afrika'da sizlerle
birlikteydi. Benim yaşadığım Avustralya'yı ve beni yaklaşık iki yüz yıldan
beri tanıyorsunuz. Aslında insanlarla tanışmam çok eskilere dayanıyor.
Yaklaşık 30.000 sene önce Asya'dan gelen ve kendilerine Aborijin
denen insanlarla çok önce tanıştık ve problemsiz binlerce yıl beraber
yaşadık. Aborijinler çok kanaatkâr ve iyi
insanlardı. İhtiyaçları kadar avlanıyorlardı. Ve onlarla ekolojik dengeyi
tahrip etmeden dostça geçiniyorduk. Ne zaman ki keşif yolculukları hızlandı
ve Avrupalılar yaşadığımız bu bâkir dünyayı keşfetti, huzurumuz kalmadı.
Getirdikleri kedi, köpek ve tilki gibi plasentalı yırtıcılarla kıtanın hayvan
populasyonunu; fare, tavşan, sığır ve koyun gibi
hayvanlarla da bitki topluluğunu altüst edici faaliyetlerde bulundular.
Bu kıtada yaşayan memeli hayvanlar, keseli memeliler (Marsupialia) olarak isimlendirdiğiniz gruba dahil
olarak yaratılmışız. Zaten bu kıtanın bitkileri de diğer kıtalardaki
bitkilerden çok farklıdır. Yerlilerin Asya'dan getirdikleri Dingo isimli yırtıcı hayvan, ilk karşılaştığımız
plasentalı hayvandı. Plasentalı hayvanları (placentalia)
bizden ayırmak için, onlara hakiki memeliler (eutheria)
diyorsunuz. Aramızdaki en önemli fark şudur: Rabbimiz, hakiki memelilere
bir tane rahim (uterus veya döl yatağı) vermiş. Dişinin yumurtası sperm ile
birleşip de zigot (döllenmiş yumurta) teşekkül edince, bu zigot ana rahmi
olarak bildiğiniz, tıp dilinde ise uterus denen yere sıkıca yapışarak, ağaç
dallarının, kökleriyle toprağa tutunması gibi tutunur ve Rabbimin
inayetiyle kendisine verilmiş ve her hücresinin içine kodlanmış programı
gereği gelişmeye başlar. Ana karnındaki bu gelişmenin ve her an ortaya
çıkan değişikliklerin aksamadan sürmesi için, annenin kan damarları ile
embriyonun kan damarlarının karşı karşıya geldiği çok mükemmel bir organ
olan plasenta vasıtasıyla yavrunun beslenmesi temin edilir. Hâmilelik
süresi dediğiniz ve hayvanın büyüklüğüne bağlı olarak haftalar, aylar veya
yıllar süren bir gelişme ile bütün organlar en küçük teferruatına kadar
tamamlandıktan sonra doğum gerçekleşir. Doğum ile birlikte plasentadan
yavruya uzanan göbek kordonu kesildiğinde, artık yavru nefes almaya başlar
ve bundan sonra da kendi başına beslenir. Göbek kordonu yoluyla zahmetsiz
beslenme bitmiştir. Dişleri olmayan bu yavrular, beslenmekten aciz
olduklarından, merhameti sonsuz Rabbimiz, annenin vücudunda yaptığı
birtakım hormon değişiklikleriyle memelere süt ürettirir. Bu süte, bütün
vitaminler, inorganik ve organik gıdalar ve hattâ hastalıklarla mücadelede
gerekli limfositler bile hazır olarak konmuştur.
Emzirme süresi de yine türlere göre farklıdır. Yavru bir şeyler yiyebilecek
hale geldiğinde artık annenin sütü kesilir. Yavru da beslenmeyi
öğrenmiştir. Kendisine verilen kabiliyetlerini ortaya koyarak sanki dünyaya
gelmeden evvel tâlim ve terbiye görmüş gibi (sevk_i İlâhî ile) hayatını
kazanacak birçok karışık fakat mükemmel davranışları ortaya çıkmaya başlar.
Biz keseli memeliler ise, biraz farklı bir üreme ve
gelişme mekânizmasına sahip olarak yaratılmışız. İki rahmimiz ve farklı bir
hormon kontrolü ile yürütülen üreme devrimiz vardır. Böylece Rabbimiz
koyduğu kanunların da mutlak olmadığını ve farklı isimlerinin tecellisini
farklı süreçlerle gösterebileceğini hatırlatmak için "üreme" ve
"gelişme" ile alâkalı kânunun memeliler sayfasında küçük bir
değişiklik yapmıştır. Böylelikle hem mutlak güç ve kudret sahibinin kendisi
olduğunu, hem de istediği gibi yaratacağını, her yaratma tarzında da ayrı
güzellikler gizlediğini göstermiştir.
Gelişmeden doğanlar
Yavrularımız henüz embriyonik gelişmelerinin
başlarında; gözleri, arka bacakları ve kuyrukları bile gelişmeden, boyları
5-15 mm kadarken doğar. Bu durum plasentalı bir memelide olsa embriyon ölür
ve anneye de 'Düşük yaptı.' denirdi. Halbuki henüz gelişmemiş yavrumuz,
rahimden çıktıktan sonra güçlü ön bacaklarıyla annesinin karnındaki kıllara
tutunarak yavaş yavaş tırmanır ve annenin karın
derisinden yapılmış olan ve içinde memelerin bulunduğu kesenin içine girer.
Kese içindeki dört memeden ikisi faal, ikisi ise dinlenmededir. Yavrumuz
gözleri de olmadığı halde, süt gelen memelerden bir tanesini bulur ve o
memeye tutunur. Yavruların derileri kılsız olduğu için, ısı ve nem kaybetme
riski vardır. Buna karşılık kesenin içi hem sıcak, hem de rutubetli olarak
âciz yavru için hazırlanmıştır.
Biz kangurular, aşağı yukarı 45-50 kadar farklı türden
ibaretiz. Küçük olanlarımız (fare kanguruları), orta büyüklükte olanlarımız
(vallabi) ve büyük kangurular (meselâ, ben -Macropus giganteus- büyük boz
kanguru) olarak isimlendirilenlerimiz, kangurugiller (Macropodida)
familyasına mensuptur. Büyüklüğümüze göre yavrularımız 150-320 gün arasında
karnımızdaki bu kese içinde gelişmesini sürdürür. Yavrularımız kesede uzun
bir müddet beslenerek gelişmelerini tamamladıktan sonra, kısa yürüyüşler
yapmak üzere dışarı çıkmalarına izin veririz. Benim gibi büyük türler,
yavrularımız geri döndüklerinde, artık, keseye girmelerine izin vermeyiz;
fakat onları aç da bırakmadan sadece kafalarını sokarak emmelerine müsaade
ederiz. Bunu yapmak mecburiyetindeyiz; çünkü, hem yavrum artık hayatı
öğrenmeye başlamalıdır, hem de gelecek yeni yavru için kesenin içini
hazırlamak gerekmektedir. Daha birisini emzirirken, yeni bir yavru doğurmak
da ne oluyor?
Üst üste hâmilelik
Biz kanguruların hayret edeceğiniz bir hususiyetini söyleyeyim.
Dişilerimizin rahimleri doğumlarından birkaç gün sonra tekrar toparlanır ve
hemen ay hâli dediğiniz hususî durumlarını yaşamaya başlarlar, yani
kadınlarınız gibi lohusalık halini bilmezler.
Anlamanız için ay hâli dedim, çünkü insanlarda ortalama 28 gün süren bu
süreç, bizde birkaç gün içinde tamamlanır. Dolayısıyla tekrar hâmile
kalabilirler. Önce doğan yavrumuz, keseyi terk edecek hâle gelmemişse,
Rabbimizin verdiği mükemmel bir ayarlama sistemi ile yeni döllenmiş ve
henüz blastosist durumundaki embriyon bu safhada
bekletilir. Önce doğan kardeşinin gelişerek keseyi terk etmesini ve doğum
sırasının kendisine gelmesini bekleyen embriyonun, öldürülmeden
gelişmesinin geciktirilmesi (embriyonik diyapoz), çok mükemmel bir hormon sistemini kudretine
perde yapan Rabbimizin inayetiyle olur. Ortalama bir ay kadar sonra,
yeterince gelişmiş yavrumuz, keseden ayrılınca, sırasını beklemekte olan blastosist halindeki embriyomuz, rahme yapışarak
yeniden gelişmeye başlar. Doğumdan bir iki gün önce ise artık gezebilecek
durumdaki önceki yavrumu gezinmesi için, keseden dışarı çıkarırım. İkinci
yavrum doğduğunda o da kardeşi gibi gözsüz ve ayaksızdır, yine sevk-i İlâhi
ile doğum yerinden keseye doğru tırmanarak içeri girer ve kendisine uygun
süt salgılayan bir meme başını kapar. İhtiyaca göre süt
Kendisine uygun süt.. ilginç, değil mi? Çünkü diğer
memeden, önce doğmuş yavrum için farklı bir süt akıtılmaktadır. Bu süt,
yeni doğan yavru için uygun değildir. Büyük yavruma kese içine girme izni
versem, henüz çok küçük olan kardeşini ezerek öldürebilir, onun için büyük
yavrum sadece kafasını sokarak kendisine ait meme başından kendisine uygun
sütü içebilir. Bundan dolayı dişilerimiz aynı anda üç durumu birden yaşar.
Dişilerimiz bir taraftan kese dışında gezen büyük yavruyu emzirirken, diğer
taraftan yeni doğan gelişmemiş yavruyu kese içinde muhafaza ederek emzirir.
Bunlar olurken ana rahminde sıranın kendisine gelmesini bekleyen bir
embriyon da olabilir. Enteresan olan husus ise, her üç yavruya ait farklı metabolik düzenlemelerin hepsi de aynı annenin
vücudunda ve aynı hormonlarla yürütülmesidir. Her üç yavrum geliştikçe,
memelerimdeki sütün kalitesi de yavruya uygun olarak değişmektedir. Böyle
bir şefkat ve merhamet, her şeyi gören ve bilen Rahmeti Sonsuz Rabbimiz'den başkasına ait olamaz!
Misk sıçanı kangurusu gibi küçük türlerimiz, bir
seferde 2-3 yavru dünyaya getirebilir. Diğer türlerimiz ise, her seferinde
ancak bir yavru doğurmaktadır. Çok azımız evlilik için belli bir mevsimi
beklese de, büyük çoğunlukla belli bir kızışma mevsimi beklemeden, tıpkı
sizler gibi, her mevsimde evlenip çocuk sahibi olabiliriz. Hamilelik
sürelerimiz de benim gibi büyük türlerde 4-5 hafta, orta boylarda 3-4
haftadır. Tabii ki, henüz gelişmemiş bir yavruyu yarı embriyon gibi
doğurduğumuz için, doğurmamız çok kolay ve acısızdır.
Doğumlarımız arasında bu kadar kısa süre oluşunun
hikmetini merak edebilirsiniz. Bunun bunca yıldır yaşadıklarımdan sonra
tespit edebildiğim en mühim hikmeti, düşmanlarımızın çok sayıda yavrumuzu
küçük yaşta öldürmeleri ve çok düşük yapmamızdır. Düşüklerin sebebi de,
biraz korkaklığımızdır. Dingo denen yırtıcı ve
vahşi köpek ile karşılaştığımızda, korkudan karın kaslarım gevşemekte ve
kesemin ağzı açılmaktadır. Yırtıcıdan kaçarken de, yavrum keseden düşmekte
ve bu köpeğe yem olmaktadır. Ayrıca kuraklık ve kıtlık dönemlerinde
yavrularımız daha çok ölmektedir. Böyle durumlarda hemen blastosist halinde beklemekte olan yavru devreye
girmektedir. Embriyon gelişmeye başladıktan sonra kuraklık başlarsa,
otomatik olarak embriyomun gelişmesi durur ve uyku hâline geçer.
Büyük kanguruların dişi yavruları, iki-üç yaşlarında
iken anne adayı haline gelirler. 8-12 yıl kadar da doğurganlıkları devam
eder. Küçük türler ise, 4-5 aylık iken ergenliğe ulaşır ve hâmile
kalabilir. Ayrıca bunların embriyonik gelişmeleri
10-11 ay kadar geciktirilebilir.
Mükemmel zıplama mekâniği
En güçlü yanımız, kuvvetli arka bacaklarımızdır. Ön üyelerimizin pazı
kısımları da güçlü fakat kısa, vücudumuzun üst kısmı da küçüktür. Uzun
uyluk kemiğimizi, dar ve uzun bir kalça eklemi destekler. Sıçrarken
dizimizi bükemeyiz, zaten bükmemize gerek de yoktur. Çünkü arka
ayaklarımızın mekânik dizaynı çok sıçrama için mükemmel yaratılmıştır.
Gerek ayak parmaklarımızın, gerekse tarak, incik ve baldır kemiklerimizin
kasları ile bunlara bağlanan tendonlarımızın
gerginliği kurulmuş bir yay gibi olduğundan sıçrama için bu hazır enerjiyi
serbest bırakırız. Dokuz metreden daha uzağa sıçrayanlarımız bile vardır.
Kayıtlara geçmiş en uzun atlamamız ise, 13,5 metredir. Sıçramada ve bazen
dik durmamızda beşinci ayak gibi iş gören kalın kaslı kuyruğumuz, hem
dengede hem de desteklik yapmada çok önemlidir. Sıçramamızın maksadı
düşmanlarımızı şaşırtmak ve hızlı kaçmaktır. Erkekler kavga esnasındaki
sıçramalarında kuyruklarından destek alır. Cenâb-ı
Allah (cc) bu kavgalarımızı da bildiğinden,
tekmelerden karnımız patlamasın diye erkeklerimizin bellerinin etrafındaki
kürklü deriyi kalınlaştırarak (omuz bölgesinden iki misli daha kalın) bir
zırh gibi, karın bölgelerini koruyacak şekilde yaratmıştır. İhtiyaca göre
bazen emekler gibi yürür, bazen de sıçrarız. 10 km'den
daha yavaş hızlarda sıçrama, en avantajlı bir hareket tarzıdır. 15-20 km'nin üzerindeki hızlarda ise, sıçramalar çok enerji
kaybettirdiği için sıkışmadığım durumların dışında tercih etmeyiz. Saatte
55 km hıza çıkabiliriz. Küçük kanguru türlerimiz ise 30 km kadar hıza
çıkabilir.
Eksiksiz karşılanan ihtiyaçlar
Ön bacaklarımızı ısı düzenlenmesinde de kullanırız. Eğer çok sıcak bir hava
varsa elimize tükürerek sıcak yerlere yayar ve ısı kaybını temin ederiz.
Her türün yaşama tarzına has hususî davranış biçimleri ve uzuv
değişiklikleri, Rabbimizin bizlere ihsânıdır. Sıçan kanguruları arazide çok
iyi kamuflaj yapabilme kabiliyetindedir. Ağaçlara tırmanarak yaşayan birkaç
türün uzun ve güçlü elleri, bu iş için hazırlanmıştır. Kuyruklarının
sarılma ve kıvrılma özelliği olmadığından, ağaçtan geri geriye inerler.
Ağaçtan ağaca kısa mesafelerde atlayabilirler. Kayalarda yaşayan vallabi türünün ayakları kaymayacak bir tabanla
yaratılmıştır.
Midelerimizin ön bölgesi, bir mayalanma (fermantasyon)
odası olacak şekilde yaratılmıştır. Bağırsaklarımızdaki ve midemizdeki simbiyont bakteriler ve silli
bir hücreli canlılar, sindirim için hizmetimize verilmiştir. Hattâ bazı
türlerimiz hususî metabolizmaları sayesinde gıdalarındaki protein miktarı
düşükse, üreyi idrar olarak atmayıp protein sentezlemek için tekrar
kullanabilir. Rabbimiz ne kadar merhametli görüyor musunuz?
|